Herşey Bir Rüzgara Bakıyor

Avrupa'yı Anlamak ve Anlamlandırmak / İsmail Kıllıoğlu

Kategori: Belirtilmemiş

9. sayısına erişen, nadir nitelikli dergilerden Mostar'ı takip edebiliyor musunuz; bilemiyorum. Bu derginin 'Amerika' konulu 3. sayısından Avrupa algımızı doğru yönde biçimlendireceğini sandığım bir yazıyı iktibas ediyorum.

 

              İlahi hakikatte olmadığı gibi, doğal dünyada da gerçeklikle bağlantısı kurulamayan bir nitelendirmeye zamir olan kıtaya, fazla gerilere götürülemeyen bir ad yakıştırılmıştır: Avrupa. Bünyesinde barındırdığı dillerle ifade edilecek olursa ‘Europa’ veya ‘Europe’… ‘Europa’, mitolojinin (söylencebilim) Yunan çoktanrıcılığı bağlamında bir figür olarak vardır. Europe ise bundan mülhem olarak, coğrafi boyutu karışık bir kıtanın sonradan giydirilmiş adıdır.
Fontana’nın söyleyişiyle; “Yunanlıların kendileri hakkında çizdiği ve bizim de atalarımızın anısına yapılmış galeriye astığımız portre yanıltıcıysa, ona eşlik eden tarih de öyle olmalıdır.” Yani Yunanlılar, her ne sebeple olursa olsun, sadece kendi varlıklarını konumlandırma ve bir ölçüde de belirginleştirme amacıyla çeşitli söylem biçimine döktüklerinde, bu kavramın -gerçeklikten önce- doğruluk payı kuşku bulutunu oluşturur gözüküyor. Bunun alınıp tarih olarak belgeye dönüştürülmesi ve ister istemez söz konusu kuşku bulutunun kendi göğüne taşınması anlamını içermesi kaçınılmazdır. Bunları hafızanın bölmelerine istif eden tarih de, benzer algılamayı koruyacaktır.
Kaldı ki, başat bir yaklaşım olarak süregiden “Yunan-Barbar karşıtlığı melez köklere dayalı gerçekliği maskelemeye hizmet etmiş” görünüyorsa da, bunlar da “bizzat Yunanlıların yarattığı efsaneler” olmanın ötesine gidemiyor. Kuşkusuz söylencelerin ya da Fontana’nın deyişiyle “efsanelerin” bir “mantığa” dayandığı, bu mantığın da bir gerçekliği ima ettiği söylenebilir. Ancak söylencenin mantığı ve bu mantığın ima ettiği gerçeklik, varlığın kavranılmasını sağlayan mantık ve gerçeklik değil; sadece kurgusu dolayısıyla öyle kabul edilmiş bir mantık ve gerçekliktir.
Bilinçli olarak üretildiği izlenimini veren Yunan söylenceleri, soyut imgeleri somutun dünyasına çatışkılı bir biçimde yerleştirirken, ruhun dünyasına ufkunu kapatarak somut imkanıyla zihninin sınırlarını bir yandan zorlar, bir yandan da çizmeye uğraşır.
Avrupa’nın bir kıtaya ad haline gelmesinde ileri sürülen gerekçe, bir söylenceye dayandırılmaktadır. Söylencede kaçırılan kız Europa, nasıl bir kıtanın adına dönüştürülmüşse, diğer yerler, bölgeler, adalar da zamanla kolonileştirilecektir. “Hellen Dünyası” deyimi buna işaret eder. Ne var ki Yunanlılar; Romalılar ve sonraki dönemlerin Avrupa devletleri ölçeğinde bir emperyal hakimiyet kuramamışlardır. Ancak kültür alanında, düşünce boyutunda yüzeysel bir etkilemeyi gerçekleştirebilmiştir. Denebilir ki söylenceler; kolonileştirmede, emperyal hakimiyet kurmada, kültür ve düşünce boyutunda etkilemede güçlü bir söylem biçimine dönüştürülerek işlevsel kılınmıştır. Ortaçağlarda Haçlı Seferleri’ni güdüleyen ‘Hıristiyan–Pagan’ karşıtlığı; modernizm dönemlerinde ise özellikle Aydınlanma’nın vurguladığı uygar–ilkel karşıtlığı, söz konusu söylemin korunarak bir mizaca dönüştürüldüğünün göstergesi sayılabilir.
“Avrupa mekanının doğal sınırları” olmadığını, ancak bunun “kültürel” olduğunu, ayrıca “Avrupa kimliği”nin belirsizliğine dikkat çeken Brague gibi kimi yazarlar, “eksen” değişimlerine göre belirleyegelmiştir. Binlerce yıl öncesine uzanan bu eksenler, bazen Kuzey-Güney bazen de Doğu-Batı şeklinde ortaya çıkmıştır. Dikkate değer olansa “bu ikili bölünmelerin aşağı yukarı her beş yüzyılda bir gerçekleşmiş olmasıdır.”(1) Bu bakımdan, eğer bir “Avrupa”dan söz edilebilecekse, tarihin içinden süzülerek gelen bir Avrupa’dan kesinlikle bahsedilmeyeceğidir. Gerek coğrafi yön ekseninden biri esas alınmış olsun, gerekse kültür ekseninden biri odağa konulmuş olsun, hiçbir zaman kendi içinde bütünlüğe sahip bir Avrupa’nın varlığı ileri sürülemez. Çünkü farklı “ötekiler”in her birine göre Avrupa’nın başka başka görünmesi ayrı düzeyde yer almaz. Sözgelimi “Batı” niteliğiyle Avrupa, Doğu’nun ya da Asya’nın “başka”sıdır. Özetle, Brague gibi “Avrupa değişken bir kavramdır. Az ya da çok Avrupalı olunur”(2) yargısını mı kuracağız; yoksa Avrupa’yı, belirsizliğini görünüşte değişim olarak sunan ama özünde değişmeyen bir şey olarak mı anlamlandırmaya çalışacağız?
Belki bunu “yer olarak Avrupa” ve “içerik olarak Avrupa” bölümlenmesine başvurarak açıklamaya yönelmek mümkün gözükebilir. Bir konuyu açıklamaya çalışma bağlamı gözetilerek bir öncelik sonralık sıralaması da yapılabilir. O takdirde “yer olarak Avrupa”, “içerik olarak Avrupa”ya takaddüm eder,(3) önceler diyebiliriz. Ne var ki, tartışma da ister istemez burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü “yer olarak Avrupa”, Europa’nın kaçırılışından hareketle kıtaya zoraki kazandırılmış veya verilmiş bir ad olmaktadır. Tabii, söylenceyi bir olgu-gerçeklik olarak kabul edeceksek böyledir bu... Yine de, böyle kabul edilmiş olsa bile, çözümlenmesi gereken bir hususu göz ardı etmemizi gerektirmiyor. Europa’nın varlığı Asya’ya aitti; kaçırılmasıyla Asya’nın “ötekisi”ne dönüşmüş, dolayısıyla Avrupa’nın varlığına temel oluşturmuş sayılabilir mi? Avrupa’nın yakın birkaç yüzyıla kadar uzanan tarihi sürecine bakıldığında, kıtanın belirgin, simgesi olmuş bir tarzda “Avrupa” adının kullanıldığını gözlemleyemiyoruz. 
“İçerik olarak Avrupa”, söylemeye bile gerek duyulmayacak kadar karmaşıktır ve nerdeyse kendi içinde düşmanlıkları sürekli körükleyen bir konudur. Gerçekten Avrupa’nın içeriği sayılan hemen her unsur, sürekli kendisini bütün olarak anlayagelmiştir. Latinler kendilerini Roma bütünü şeklinde ifade ettikleri gibi; Hıristiyanlık, “evrensel” olanın kendi özünün yansımasından başka bir şey olmadığını, bu özün “Romalılığı” da özümsediği bin yıllık Ortaçağ boyunca savunadurmuştur. Belki Hümanizma ve Rönesans akımlarının doğurduğu iyimser bir ruh ile “Avrupa” kavramına daha ılımlı yaklaşıldığı söylenebilir. Ancak “Avrupa”, ad olarak kabul etmekten çok, farklı ad ve adlandırmaların niteliği şeklinde algılanmışa benziyor. Nitekim Brague gibi yazarlar, “Avrupa” kavramının simgelediği anlamı “Roma”ya atfederken, bu sorunun fazlaca bir dayanağı içermediğini düşünmüş olmalıdırlar. Ancak “Roma” içeriğine alınmış bir Avrupa’nın da, genel olarak söylenegelmiş Yunan-Latin, Yahudilik ve Hıristiyanlığa indirgenmesinin yeterli olamayacağını eklemektedirler. Sözgelimi İslam düşünce ve bilim birikiminin de, dolayısıyla Müslüman varlığının da buna içkin olduğunu işaret etme gereği duymaktadırlar. Ne var ki, bu gerek duyma, ilk bakışta bir hakkın teslim edilmesi gibi gözükse de, daha temel ve daha derin bir sorunu kaçınılmaz olarak dikkatlere sunacaktır. Kültürler ve uygarlıklar arasında etkilenme-etkileme başka şey; bir kimliğin oluşumunda bunların oynayacağı rol tamamen başka şeydir. Avrupa uygarlığı kapsamına İslam düşünce ve bilim birikimini kurucu unsur veya oluşturucu dinamik olarak katmak istediğimizde, hem Avrupa uygarlığı, hem de İslam uygarlığı çok ciddi bir yapıbozumuyla karşı karşıya kalacaktır.
Sorunu kökeninden kavramak istediğimizde şu soruyu sormadan edemeyiz: “Avrupa’nın kökeninde özgün bir kurucu ilke”(4) var mıdır? Tam cevabı olarak kabul edilmese de, verilmesi olası cevaplardan bir cevap olarak, Morin’in dediği gibi “yoktur” denebilir. Tam bir gerekçe olarak öngörülmese de, seçenekli ya da diyalojik değerlendirmeye temel alınabilmesi bakımından, şu vurgulara dikkat çekebilir:
“Avrupa hukuktur, diyemeyiz, çünkü o aynı zamanda kaba kuvvettir; Avrupa demokrasidir diyemeyiz, çünkü o aynı zamanda ezmedir, baskıdır; Avrupa’nın maneviyatçılık demek olduğunu söylemeyiz, çünkü o aynı zamanda maddeciliktir… Avrupa ölçü demekse, ölçüsüzlük de aynı derecede Avrupalı bir özelliktir; Avrupa akıl demek ise akıl düşüncesinin kendi de dahil olmak üzere, efsane en az onun kadar Avrupalılık demektir.”(5)
Elbette “Esasen coğrafi bir kavram olan Avrupa” diye başlayan, “İslam ve Avrupa, evrensel niyetleriyle birlikte, yaşamakta olan tarihsel medeniyetlerdir”(6) benzeri dayanaksız değerlendirmelere bel bağlayan yazarların, sorunu daha baştan algılamada zorlandığı İslam dünyasında ve ülkemizde öne sürülmeleri, nerede durduğumuzun da hüzünlü bir göstergesidir.

 

(1) Brague, Remi; Avrupa: Roma Yolu, (çev.: Betül Çotuksöken), Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1995, s. 20.
(2) Brague; age, s. 29.
(3) Brague; age, s. 31.
(4) Morin, Edgar; Avrupa’yı Düşünmek, (çev.: Şirin Tekeli), Afa Yayınları, İstanbul 1988, s. 33.
(5) Morin, age, s. 33.
(6) Cuayyıt, Hişam; Avrupa ve İslam (Türkçesi: Kemal Kahraman vd.), İz Yayıncılık, İstanbul 1995, s. 7, 10.

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

03:46 - 21/11/2005 - yorum yaz


Son Sayfa Sonraki Sayfa
Tanım
her an herşey olabilir:evet ve kelebek etkisi..
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
cemaat
kırkikindi
derkenar
kültür-sanat haberleri
bu yaka'dan haber var
gerçek hayat
kitap postası
ismet özel
pata-gonya
deplasmanda plasebo
anlama çabası
absürd şeyler
nahnu
sayha
Son Yazılar
- Osman Özbahçe'den:'Şiir Yazmak Savaşmaktır!'
- Dergiler ve dergiler..
- Beckett:"..beklerken."
- Konstantin Kavafis'ten: KENT..
- Yeni Şafak Kitap eki veriyor!..
- Dücane Cündioğlu kaknüs'te..
- İsmet Özel'den yeni şiirler..
- Avrupa'yı Anlamak ve Anlamlandırmak / İsmail Kıllıoğlu
- Derkenar’dan derkenar ettiklerim:
- şehirden gitmek